Amcam Kemal Pir’e
Bugün senin gidişinin üzerinden tam 44 yıl geçti.
7 Eylül 1982’de Diyarbakır zindanlarında bedenin sustu. Ama senin adına yüklediğimiz anlam 44 yıldır susmuyor, susmayacak.
Sen, bir halkın özgürlüğü ve onuru için hayatını ortaya koyan bir kuşağın içinden geldin. Diyarbakır zindanlarında uygulanan işkence ve teslimiyet politikalarına karşı başlatılan 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nun ilk şehidi ve ilk kazananı oldun.
Bugün sana, ölümünün 44. yılında yazıyorum.
Ama bu kez yalnızca geçmişi anmak için değil; bugün geldiğimiz noktayı ve önümüzde duran geleceği konuşmak için yazıyorum.
11 Temmuz 2025’te, Bese Hozat’ın öncülüğünde KCK’nin sembolik olarak silah bırakma yönünde attığı adım, bana göre tarihsel bir dönemin kapanması açısından önemliydi. Silahlı mücadelenin yerini demokratik siyasete bırakması, yalnızca bir yöntem değişikliği değildir. Aynı zamanda siyasetin kendisini yeniden tarif etmesini gerektiren büyük bir dönüşümdür.
Çünkü asıl mesele, silahların sustuğu yerde nasıl bir siyaset kuracağımızdır.
Barış yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir. Barış; hukukun, adaletin, siyasetin ve toplumsal yaşamın yeniden kurulmasıdır. İnsanların düşünceleri nedeniyle korkmadan konuşabildiği, farklılıkların tehdit olarak görülmediği ve siyasetin şiddet yerine ikna gücüne dayandığı bir düzen kurabilmektir.
Bugün siyasal yapımız, siyasi partimiz hiç olmadığı kadar büyüdü. Bu büyüme elbette önemli bir kazanımdır. Ama büyüyen her yapı, beraberinde yeni sorunlar da taşır.
Yapı büyüdükçe her zaman olduğu gibi yanlış insanlar da içine girebilir. Kişisel ilişkilerin siyasi ilişkilerin önüne geçtiği, dar ve oligarkik yapıların oluştuğu dönemler yaşanabilir. Eleştirinin tehdit, farklı düşüncenin ise sadakatsizlik olarak görülmesi de bunun bir sonucudur.
Tam da bu nedenle Kürt siyaseti büyüdükçe kendisini daha fazla sorgulamak zorundadır.
Eleştirmek düşmanlık değildir. Sorgulamak ihanet değildir. Bir hareketin gerçek gücü, sadece kaç kişiyi örgütlediğiyle değil, kendi içindeki farklı düşüncelere ne kadar tahammül edebildiğiyle de ölçülür.
Bu mesele aynı zamanda Kürt siyasetinin tarihsel olarak içinden geldiği gelenekle de ilgilidir.
Eşitlik, özgürlük, dayanışma, sömürüye karşı çıkmak ve iktidarı sorgulamak gibi değerler hala önemlidir. Fakat bir geleneği yaşatmak, onu dondurmak anlamına gelmez.
Bazen hem solda hem de Kürt siyasetinin bazı çevrelerinde farklı düşünceler çok kolay biçimde etiketleniyor. Tartışmanın yerini sloganlar, düşünmenin yerini ezberler alabiliyor.
Oysa bugün ihtiyacımız olan şey, geçmişin bütün cevaplarını tekrar etmek değil; geçmişteki düşünme cesaretini bugüne taşıyabilmektir.
Marx’ın çok önemli bir sözü vardı: “Somut durumun somut tahlili.”
Bugünün somut durumu ise sizin gençliğınizin dünyasından çok farklı.
Yapay zeka, robotlar, hümanoid varlıklar, büyük veri, algoritmalar ve hesaplama gücü artık yalnızca teknoloji dünyasının konusu değil. Bunlar yeni üretici güçlerdir.
O zaman sorularımız da değişmek zorunda:
Verinin sahibi kim olacak?
Algoritmaları kim kontrol edecek?
Yapay zeka ve robotların yarattığı zenginlik kimin olacak?
Teknoloji insanlığın ortak refahını mı büyütecek, yoksa yeni eşitsizlikler mi yaratacak?
Daha az insan emeğine ihtiyaç duyulan bir dünyada (ki 25 yıl içinde dünya genelinde 700 milyon insan yapay zekanın gelişmesiyle işsiz kalacak) emek, gelir, toplumsal refah ve adalet nasıl yeniden tanımlanacak?
Bunlar yalnızca teknoloji soruları değildir. Bunlar özgürlük, eşitlik, demokrasi, toplumsal refah ve adalet sorularıdır.
Dolayısıyla bunlar doğrudan Kürt siyasetinin de sorularıdır.
Kürt siyaseti artık yalnızca Kürt sorununun nasıl çözüleceğini değil, Kürtlerin nasıl bir toplumda yaşayacağını da konuşmak zorundadır.
Nasıl bir demokrasi?
Nasıl bir ekonomi?
Nasıl bir sosyal adalet?
Teknolojik dönüşüm karşısında nasıl bir toplum?
Bence önümüzdeki dönemin asıl büyük tartışması burada başlayacak.Çünkü silahların sustuğu bir dönemde siyasi gücün ölçüsü yalnızca örgütsel büyüklük olmayacak..
Dünyanın değişimini ne kadar doğru okuyabildiğin, topluma ne kadar yeni bir gelecek fikri sunabildiğin de belirleyici olacak.
İşte burada senin kuşağının mirasını doğru anlamamız gerektiğini düşünüyorum.
Senin adına sahip çıkmak, geçmişte söylenmiş her sözü bugüne aynen taşımak değildir.
Senin adına sahip çıkmak, düşünme cesaretini, bedel ödeme cesaretini, özgürlük ve eşitlik arzusunu bugünün koşullarında yeniden üretebilmektir.
Senin ismini taşımak benim için büyük bir onurdur.
Ama bu onur, geçmişe bakarak yaşamak değil; geçmişten devraldığımız değerlerle geleceğe bakabilmektir.
Bugün benim hayatım açısından da önemli bir eşikten geçiyoruz.
Çerçeve Yasa’nın çıkmış olmasını, silahların susması ve şiddet dışı siyasi kanalların açılması açısından olumlu buluyorum. Bu konuda kamuoyuna da düşüncelerimi söyledim.
Fakat benim açımdan meselenin başka bir tarafı daha var.
Benden 11 yılımı alan bir hukuk ve siyaset düzeninin, bugün bana “beş yıl erteleme verdik, kabul et ve gel” demesini bir lütuf olarak görmem mümkün değil.
Ben ve arkadaşlarım yıllardır sürgünde yaşıyoruz, yıllardır cezaevindeyiz. Bizi ülkemizden ve ailemizden uzaklaştıran şey yalnızca siyasi koşullar değildi; aynı zamanda iktidara biat eden adalet sisteminin kendisiydi.
Şimdi aynı sistemin, yıllar sonra “sana şu kadar yil erteleme veriyoruz, beğenmesen yargılan” demesini nasıl bir güvence olarak kabul edebiliriz?
Bizim adalet sistemine güvenimiz yok.
Çünkü adalet, yıllar süren acılar sonrası MGK’nın alacağı bir karardan ibaret olamaz.
Adalet, insanların hayatından çalınan yılların hesabını da içerir.
Hiçbir yasa bize kaybettiğimiz yılları geri veremez. Sürgünde ve cezaevinde geçen yılları geri getiremez. Yaşadığımız hukuksuzluğu yok sayamaz. Siyasi ve hukuki bir yanlışlığı, üzerinden zaman geçti diye meşru hale getiremez.
Türkiye’ye dönmek elbette mümkündür. Belki bir gün döneceğiz, cezaevindeki arkadaşlarımız çikacaklar.
Ama bu, yaşadıklarımızı unutmak anlamına gelmeyecek.
Bu, hukuksuzluğu meşrulaştırmak anlamına da gelmeyecek.
Gerçek bir hukuki güvence, yalnızca ülkeye giriş veya cezaevinden çıkış kapısının açılması değildir. Aynı hukuksuzlukların yeniden yaşanmayacağının güvence altına alınmasıdır.
Bu nedenle bu yasa nedeniyle kimseye minnet borcum olduğunu düşünmüyorum.
Senin ve senin kuşağının uğruna bedel ödediği özgürlük fikrini bugün yeniden düşünürken, artık önümüzde başka bir görev var.
Silahların sustuğu bir dönemde siyaseti büyütmek.
Siyaseti büyütürken düşünceyi özgürleştirmek.
Eleştiriyi düşmanlık olmaktan çıkarmak.
Kürt siyasetini yalnızca geçmişin travmalarıyla değil, geleceğin sorunlarıyla da buluşturmak.
Ve en önemlisi, özgürlüğü yalnızca bir halkın özgürlüğü olarak değil, aynı zamanda her bireyin özgürlüğü, onuru ve adaleti olarak yeniden tarif etmek.
Aradan 44 yıl geçti.
Senin bıraktığın miras hala bizimle.
Ama dünya değişti.
Mücadele biçimleri değişti.
Toplum değişti.
Siyaset değişti.
Şimdi bizim görevimiz, geçmişin içinden bugüne ve geleceğe doğru yeni bir yol açmak.
Bugün seni yalnızca anmakla yetinmek istemiyorum.
Çünkü bazı insanların mirasına gerçek anlamda sahip çıkmanın yolu, onların bıraktığı soruları yeniden sormaktan geçer.
Senin bıraktığın en büyük miraslardan biri de bence budur:
Özgürlük arayışından vazgeçmemek.
Bugün bizim görevimiz, bu arayışı yeni zamanın diliyle, yeni siyasetiyle ve yeni dünyasıyla buluşturmaktır.
Seni unutmuyoruz.
Ama seni sadece anmakla da yetinmeyeceğiz.
7 Eylül 2026

