Yannis Vasilis Yaylali
1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs’a düzenlediği askeri harekât, ada tarihinde derin bir yara açtı. Uluslararası hukuka aykırı bir işgal olarak nitelendirilen bu harekât, adanın kuzeyindeki Rum topraklarının ele geçirilmesi, yaklaşık 160.000 kişinin yerinden edilmesi ve 3.000’e yakın insanın ölümüyle sonuçlandı. Türkiye’nin desteklediği paramiliter yapılar, özellikle Seferberlik Tetkik Kurulu (STK) ve Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT), harekât öncesinde ve sırasında Kıbrıslı Türkleri Rumlara karşı kışkırtarak çatışmaları körükledi. Eski Türk General Sabri Yirmibeşoğlu’nun itirafları, STK’nın Türkleri Rumlara karşı ayaklandırmak için kendi camilerine ve benzeri yerlere bombalama eylemleri düzenlediğini ortaya koyar. Hatta bu uğurda birçok Türk’ün de katledildiği artık biliniyor. Gazeteci Şener Levent, araştırmacı yazar Aziz Şah, Karahan Oz, Prof. Baskın Oran’ın gözlemleri, harekâtın Rum toplumu üzerindeki insani ve kültürel yıkımını ve bu olayların boyutlarını ortaya koyar. Uluslararası toplum, Türkiye’nin adadaki varlığını işgal olarak tanımlamış ve bu durum Birleşmiş Milletler (BM) ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarıyla teyit edilmiştir.
Tarihsel Arka Plan
Kıbrıs, 1960’ta İngiltere’den bağımsızlığını kazandığında, Kıbrıslı Rumlar ve Türkler arasında ortak bir yönetim kuruldu. Ancak, 1963-1964 yıllarında anayasal değişiklik önerileri, iki toplum arasında gerilimi artırdı ve çatışmalar başladı (Varnava, 2009). 1967’de Yunanistan’da iktidara gelen askeri cunta, “Enosis” (Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesi) politikasını destekledi. 15 Temmuz 1974’te, cunta destekli bir grup, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe düzenledi. Bu darbe, Türkiye’nin harekât için gerekçe olarak kullandığı ana tetikleyici oldu (Georgis, 2014).
Türk Paramiliter Yapıları ve Seferberlik Tetkik Kurulu’nun Rolü
Türkiye, 1950’li yıllardan itibaren TMT gibi paramiliter yapılar kurarak Kıbrıslı Türkleri örgütledi. TMT, 1958’de Rumların EOKA örgütüne karşı kuruldu ve Kıbrıslı Türkleri silahlandırarak Rumlara karşı direnişi koordine etti (ELIAMEP, 1975). Seferberlik Tetkik Kurulu (STK), Soğuk Savaş döneminde NATO’nun “stay-behind” operasyonları kapsamında, 1950’lerde Türkiye’de komünizme karşı gizli bir direniş ağı olarak oluşturuldu. STK, 1960’lı yıllarda Kıbrıs’ta faaliyet göstermeye başladı ve TMT ile koordineli çalıştı (Georgis, 2014)
Esat Oktay Kıbrıs’ta Yetiştirildi
Yeni Yaşam Gazetesi’ne verdiği söyleşide Kıbrıs’ın işgalinde önemli yeri olan Özel Harp Dairesi’nin varlığına ve çalışmalarına işaret eden Araştırmacı Yazar Aziz Şah “Türk Mukavemet Teşkilatı bir direniş örgütü değil, bir kontrgerilla örgütüdür. Türkiye solu gözünü Kıbrıs’a kapadı, burayı hiç görmedi, milli dava ‘Yavru Vatan’ olarak baktı. Kıbrıs’tan Esat Oktay Yıldıran geçti. Yıldıran, Diyarbakır Cezaevi’nde ‘Ben Kıbrıs’ta Rum çocuğunun kanını içtim’ diye propaganda yaptı. Kızıldere, Maraş, Sivas katliamlarını sorumlusu Kemal Yamak Kıbrıs’tan geçti. Sabri Yirmibeşoğlu, Engin Alan, Hasan Kundakçı, Doğan Beyazıt, Cumhur Evci, Korkut Eken buradan geçti.” demişti
Sabri Yirmibeşoğlu, emekli bir Türk orgeneral ve Özel Harp Dairesi’nin eski başkanı olarak, 2010 yılında Habertürk’e verdiği bir röportajda Kıbrıs’la ilgili tartışmalı bir itirafta bulundu. Yirmibeşoğlu, Özel Harp Dairesi’nin çalışma yöntemlerini açıklarken, “Halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Mesela bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz.” dedi. Bu tür eylemlerin Özel Harp Dairesi’nin soğuk savaş dönemi stratejileri kapsamında, halkı galeyana getirmek ve direnişi örgütlemek için kullanıldığını biliniyor. Örneğin, 1962’de Kıbrıs’ta Bayraktar ve Ömerge camilerinin bombalanması olaylarının ardından, o dönemde muhalif yayıncılığıyla bilinen Cumhuriyet gazetesinin bu olayları araştırdığı ve gazetenin sahipleri Ahmet Muzaffer Gürkan ile Ayhan Hikmet’in bombalamaları ifşa etmeye çalıştıkları için öldürüldü. Bu itiraflar, STK’nın benzer provokasyonları Kıbrıs’ta da gerçekleştirdiği iddialarını doğruluyor (Habertürk, 2010). Özellikle, STK’nın Kıbrıslı Türkleri Rumlara karşı kışkırtmak için kendi camilerine ve benzeri yerlere bombalama eylemleri düzenlediği, bu eylemlerin Türk toplumunda Rumlara karşı öfkeyi artırarak çatışmaları körüklediği ortaya çıktı. Bu tür provokasyonlar, Türk köylerinde Rumlara karşı linç ve katliam saldırılarını tetikledi ve 1974 harekâtına zemin hazırladı. TMT ve STK’nın düzenlediği saldırılar, Rum köylerinde sivil kayıplara yol açtı (Amnesty International, 1976).
Özel Harp Dairesi’nin ‘Muhteşem’ Operasyonu : Küvet Katliamı
Türk Özel Harpçi General Sabri Yirmibeşoğlu ‘6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı…’ demişti. Yirmibeşoğlu aynı söyleşinin bir başka bölümünde de övünerek Kıbrıs’ta kendi camiilerini nasıl bombaladıklarını anlatıyordu. Elbette tüm bunları yapanlar Kıbrıs’ı ele geçirmek için neler , neler yapmazdı. Hürriyet gazetesi “24 Aralık 1963 gecesi, Yunanlılar, Binbaşı Nihat İlhan’ın Lefkoşa’daki evine baskın düzenledi. Yunan saldırganlar, Nihat İlhan’ın üç oğlu Kutsi, Murat ve Hakan ile eşi Mürüvvet’i saklandıkları küvette kurşun yağmuruna tutarak öldürdüler.” diye haber geçti.
Kıbrıslı Türk gazeteci Levent Şener 2015 senesinde Kıbrıs’ta yayın yapan Afrika adlı gazetede ‘Küvet katliamı’nı ele alan bir makale yazdı. Makale büyük bir cesaretle ele alınmıştı, deneyimli gazeteci tüm dünyayı etkisi altına alacak katliamın aslında neden yapıldığını şu satırlarda anlatıyordu. Şener : “Banyo katliamı… Kanlı pijamalarıyla küvette üç çocuk… Ve anneleri… Bundan etkilenmeyen insan var mıdır? Eğer öyleyse, insan sayılamazlar. 1963 Noel’inin en acı, en trajik anısı… Bu fotoğraf dünyayı dolaştı… Dünyanın bütün ünlü basın kuruluşları Kıbrıs’ta ‘Rum barbarlığı’ diye yayınladı… Herkes bu fotoğrafla adadaki ‘Rumların Kıbrıslı Türklere yönelik saldırı ve katliamlarını’ kanıtlamaya çalıştı. Katliamın yaşandığı evi daha sonra ‘Barbarlık Müzesi’ne çevirdik… Bütün öğrencilerimizi o müzeye götürdük ve onlara ‘Rum barbarlığını’ anlattık. Ve hâlâ anlatıyoruz. diyordu.
Katliam Fotografı
Şener, bu ikonik fotoğrafı oluşturanın ‘Türkiyeli bir gazeteci olan Ömer Samih Coşar olduğunu düşünüyoruz.’ ve ekliyor ‘ Kıbrıs uzmanı ve Milliyet gazetesi muhabiri olan Ömer Samih Coşar, bir gazeteciden ziyade görev başındaki bir Türk istihbarat görevlisi gibi hareket ediyordu.’ Gazeteci Şener yazısının içerisinde yeni fotograflar yayınlayıp yanıtlanması için şu soruları soruyordu :
“Bugün, daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış bir banyo katliamı fotoğrafı yayınlıyoruz. Basınımızda ve dünyada ilk kez. Bu fotoğrafın gerçeklerin daha da aydınlanmasına katkıda bulunmasını umuyoruz. Fotoğrafa ve banyoya iyice bakın. Küvette kan lekesi var mı? Hayır. Cesetler nerede? Küvetin dışında, yanında. [Kurbanlar] küvette katledilmiş olsalardı böyle mi görünürlerdi?
“Birinci soru:
“Annenin dipte, yavruların da onun üstünde olması garip değil mi? Yavrularını korumak için koşan bir anne, onları örtmeye ve korumaya çalışmaz mı?
“İkinci soru:
Vurulan çocuğun beyninin fışkırıp duvara yapıştığı söyleniyor. Beyninin fırlaması için yakın mesafeden ve çeneye silah dayayarak kafasına ateş edilmesi gerekiyor. Ancak Binbaşı İlhan, çocuklarının cesetlerini kendi elleriyle yıkadığını ve hiçbirinin kafasından vurulmadığını söyledi. Öyleyse neden hâlâ çocuğun beyninin fırlayıp duvara yapıştığı yalanını söylüyorlar?
“Üçüncü soru:
“Katliamın banyoda işlenmediğine dair ciddi kanıtlar var. Banyo dışında çekilmiş fotoğraflar da var. Peki cesetleri kim alıp banyoya koydu? Ve neden yaptılar?”
“Dördüncü soru:
“Propaganda ikon fotoğrafının birden fazla versiyonu var. Çocukları küvetin içinde farklı pozisyonlarda gösteren fotoğraflar. Bunu kim sahneledi? Propaganda amacıyla çocuk cesetleriyle oynayacak kadar iğrenç olanların kim olduğunu bilmek istemiyor musunuz?
Beşinci soru:
“Mezbahadan sağ kurtulanlar var. Bazıları da hâlâ hayatta. Ama nedense bundan hiç bahsetmiyorlar. Neden? Kimden korkuyorlar? Konuşsalar başları derde girer mi? Tehdit edildiler mi? Bu da bir sır. Hiç ‘Rumlar tarafından işlenen bir katliam’ hakkında konuşmaktan korkan bir Kıbrıslı Türk gördünüz mü? Ben hiç görmedim.
“Altıncı soru:
“Banyo katliamı, yerel medyada olayın üzerinden üç gün geçtikten sonra yer aldı. O zamanlar sadece iki gazete vardı: “Halkın Sesi” ve “Bozkurt”. Diğer haberler hemen yayınlanırken, katliamın yayınlanması neden bu kadar gecikti?
Bu sorulara yanıt verebilecek biri çıkar mı bilemiyoruz, ya da Özel Harpçi Sabri Yirmibeşoğlu gibi yaptıklarını itiraf eden olur mu ? Bu soruların şimdilik yanıtı yok ama 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs’ın işgaline giden merdivenin basamakları bu şekilde adım adım Türk Özel Harp Dairesi tarafından özenle oluşturulduğunu görüyoruz.
Kıbrıs İşgali’nin Etapları
20 Temmuz 1974’te başlayan harekât, Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırı bir müdahale olarak nitelendirilir (ELIAMEP, 1975). Harekât iki aşamada gerçekleşti:
1.Birinci Aşama (20-22 Temmuz 1974):
Türk ordusu, Girne kıyılarına çıkarma yaptı ve kuzeyde bir köprübaşı oluşturdu. Çatışmalar, özellikle Girne çevresindeki Rum köylerinde yoğunlaştı. TMT’nin desteğiyle Türk birlikleri, Rum yerleşimlerini hedef aldı ve sivil kayıplar meydana geldi (Georgis, 2014).
2. İkinci Aşama (14-16 Ağustos 1974):
Cenevre görüşmelerinin başarısız olmasının ardından Türk ordusu, Mağusa ve Karpaz bölgelerine ilerledi ve adanın %36’sını kontrol altına aldı. Bu bölgeler, bugünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) temelini oluşturdu. İşgal, adanın bölünmesini kalıcı hale getirdi (ELIAMEP, 2020).
İnsani Kayıplar ve Paramiliter Yapıların Rolü
Harekât, Kıbrıslı Rumlar üzerinde yıkıcı insani etkiler bıraktı. Yaklaşık 3.000 kişi hayatını kaybetti ve 1.619 kişi kayboldu; bu kayıplar arasında siviller, askerler ve esirler bulunuyordu (Georgis, 2014). Aşşa (Paşaköy) ve Maratha köylerinde sivil katliamları yaşandığı rapor edildi; örneğin, Maratha’da 84 sivilin öldürüldüğü belgelendi (ELIAMEP, 1975). Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Türk askerleri ve TMT militanlarının Rum kadınlara tecavüz ve esirlere işkence yaptığına dair delilleri kabul etti (AİHM, 1996).
TMT ve STK, sivil kayıplarda önemli bir rol oynadı. TMT’nin Rum köylerine yönelik saldırıları, 1960’lı yıllardan itibaren gerilimi artırdı ve 1974 harekâtında bu saldırılar yoğunlaştı. STK’nın, Bayraktar Camii gibi yerlere düzenlediği bombalamalarla Türk sivilleri Rumlara karşı kışkırttığı, bu provokasyonların Türk toplumunda öfkeyi artırarak Rum köylerine yönelik misilleme eylemlerini tetiklediği belirtildi (ELIAMEP, 2020). Uluslararası Af Örgütü, TMT’nin Rum sivillere yönelik saldırılar düzenlediğini ve bu eylemlerin iki toplum arasındaki nefreti körüklediğini rapor etti (Amnesty International, 1976).
Gazeteci Şener Levent, Afrika gazetesindeki yazılarında ve demeçlerinde, 1974 harekâtının Rum toplumuna yönelik sistematik bir yıkım politikası olduğunu savunur. Levent, Rum köylerinde gerçekleştirdiği katliamların, sadece askeri bir operasyon değil, aynı zamanda Rum kimliğini ortadan kaldırmaya yönelik bir strateji olduğunu belirtir. Levent, kayıp şahıslar meselesinin ve yerinden edilen Rumların yaşadığı travmanın, adada barışın önündeki en büyük engellerden biri olduğunu vurgular. Ayrıca, Türkiye’nin işgal politikalarının ve paramiliter yapılarının, adadaki Türk toplumunu da manipüle ederek iki toplum arasındaki güveni yok ettiğini ifade eder (Levent, 2018).
Aziz Şah, 1974 harekâtının insani ve kültürel yıkımını ele aldığı çalışmalarında, özellikle Rum toplumunun yaşadığı travmanın ve kültürel mirasın tahribatının boyutlarına, yerinden edilen Kıbrıslı Rum mültecilerinin işgal yoluyla mülksüzleştirme politikalarına dikkat çeker. Şah, Türk ordusu ve TMT’nin, Rum köylerinde gerçekleştirdiği katliamların ve kültürel varlıkların yok edilmesinin, Rum toplumunun adadaki varlığını silmeye yönelik sistematik bir çaba olduğunu savunur. Kayıp şahıslar sorununun çözümsüzlüğünün, adadaki toplumsal barışı imkânsız kıldığını ve bu meselenin uluslararası toplum tarafından yeterince ele alınmadığını belirtir (Şah, 2020).
Prof. Baskın Oran, 1964 Rum sürgünleri üzerine yazılarında, Kıbrıs meselesinin yalnızca ada ile sınırlı olmadığını, Türkiye’nin dış politikasında Rumlara yönelik sistematik bir baskı politikası izlediğini belirtir. Oran, 1964’te İstanbul’daki Rumların sürgün edilmesinin, Kıbrıs’taki gerilimlerin bir uzantısı olduğunu ve Türkiye’nin “prensip” olarak azınlıklara karşı sert politikalar uyguladığını savunur. Bu sürgünlerin, 1974 harekâtının bir ön hazırlığı niteliğinde olduğunu ve Türk dış politikasının milliyetçi yaklaşımlarının bir yansıması olduğunu ifade eder (Oran, 2019).
Yaklaşık 160.000 Kıbrıslı Rum, kuzeydeki evlerini terk ederek güneye göç etti. Bu, ada nüfusunun üçte birine denk gelir ve büyük bir mülteci krizi yarattı (ELIAMEP, 2020). Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, yerinden edilenlerin çoğunun evlerine geri dönmediğini ve bu durumun adadaki bölünmüşlüğü derinleştirdiğini vurguladı (UNHCR, 1975).
Rum Topraklarının İşgali ve Mülklerine El Konulması
Harekât, adanın kuzeyindeki Rumlara ait toprakların ve yerleşimlerin büyük bir kısmını işgal etti. Bu bölgeler, ekonomik, kültürel ve tarihi açıdan büyük önem taşıyordu:
Girne Bölgesi:
Rum nüfusunun yoğun olduğu Girne, harekâtın ilk hedefiydi. Türk ordusu ve TMT’nin desteğiyle bölge kontrol altına alındı. Binlerce Rum evlerini terk etti ve bölgenin demografik yapısı değişti (Georgis, 2014). –
Mağusa ve Varosha:
Mağusa, özellikle Varosha, Rumlar için önemli bir merkezdi. Harekât sonrası Varosha terk edildi ve “hayalet şehir” haline geldi. Rum sahiplerinin mülklerine geri dönmesi engellendi (ELIAMEP, 2020). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Loizidou v. Türkiye davasında Türkiye’yi mülkiyet haklarını ihlalden mahkûm etti (AİHM, 1996).
Karpaz Bölgesi:
Rum köylerinin yoğun olduğu Karpaz, işgal sonrası terk edildi. Bölgenin tarihi ve kültürel mirası zarar gördü (Georgis, 2014). Türkiye’nin kuzeye yaklaşık 100.000 yerleşimci getirdiği ve bu politikanın Cenevre Sözleşmeleri’ne aykırı olduğu belirtildi (ELIAMEP, 2020).
Şener Levent, işgal edilen bölgelerdeki Rum kültürel mirasının sistematik olarak yok edildiğini, özellikle kiliselerin ve tarihi eserlerin tahrip edildiğini belirtir. Levent, bu tahribatın, Rum kimliğini silme amacı taşıdığını ve Türkiye’nin adadaki işgal politikalarının, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde devam ettiğini savunur (Levent, 2018).
Kıbrıs’ın Türk kesiminde yayın yapan Cumhuriyetçi haber sitesi 18 Aralık 2024 tarihli haberinde ‘Aziz Şah Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin Kıbrıs’a nüfus taşıyarak ve toprak gaspı ile işlediği savaş suçlarını’ anlattığı yazıyı paylaştı. Avrupa Parlementosunda ki sunumunda Şah, 11 Aralık 2024’te Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen “Kıbrıs’ın işgal bölgesindeki malların gaspı” toplantısında, Türkiye’nin 50 yıldır Kıbrıs’ta işgal ettiği topraklarda işlediği savaş suçlarını anlattı. Sosyalistler ve Demokratların İlerici İttifakı ile Kıbrıslı parlamenter Kostas Mavridis’in organize ettiği toplantıda, Türkiye’nin Cenevre Konvansiyonu ve Roma Statüsü’ne aykırı olarak gerçekleştirdiği yerleşimci sömürgecilik, toprak gaspı, kara para aklama ve insan ticareti suçları ele alındı.Şah, Türkiye’nin Kıbrıs’ta uyguladığı yerleşim politikasının İsrail’in Filistin’deki politikalarına benzediğini, bu suçların insan ticareti ve kara para aklama gibi sınıraşan organize suçlarla bağlantılı olduğunu belirtti.
Türkiye’nin 1974’ten beri Kıbrıslıları zorla yerinden ederek ve yerleşimci nüfus transferi yaparak işgal ettiği toprakların statüsünü değiştirmeye çalıştığını vurguladı. Toprak gaspının emlak ve inşaat şirketleri aracılığıyla hızlandığını, bu süreçte AB vatandaşlarının da suçlara karıştığını ifade etti.Taşınmaz Mal Komisyonu’nun çözüm yerine sorunu derinleştirdiğini, mültecilerin haklarını koruma konusunda yetersiz kaldığını ve toprak gaspını teşvik ettiğini söyledi. Şah, bu suçların sadece Kıbrıslıları değil, AB’yi de ilgilendirdiğini, çünkü gasp edilen mülklerin AB ülkelerinde pazarlandığını belirtti. Türkiye’nin politikalarının Kıbrıs’ta çözümü baltalamayı amaçladığını ve adalet olmadan barışın mümkün olmadığını vurguladı.
Türkiye’nin Kıbrıs’ta 50 yıldır işlediği savaş suçları (zorla yerinden etme, yerleşimci transferi, mülk gaspı) ve bunların kara para aklama gibi organize suçlarla bağlantısı, AB için de bir sorun teşkil ettiğini, Taşınmaz Mal Komisyonu sorunu çözmek yerine gaspı hızlandırdığını belirten Şah, uluslararası hukukun uygulanmasını ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin devreye girmesini talep etti.
Kıbrıslılar İçin Kıbrıs Sorunu ‘Bir İşgal ve Kolonizasyon’ Sorunudur
Avrupa Parlamentosu’ndaki en büyük sol grup olan Sosyalistler ve Demokratların İlerici İttifakı ve Kıbrıslı Avrupa Parlamentosu Milletvekili Kostas Mavridis’in ev sahipliğinde gerçekleşen (2024) Kıbrıs konulu toplantıda konuşan Oz Karahan’ın yağtığı sunumu aktaran Cumhuriyetçi gazetenin aktardığı bilgileri özetleyecek olursak Avrupa Parlamentosu’nda, Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgelerinde devam eden mülk gaspının, insanlığa karşı suçlar ve sınır ötesi örgütlü suçlarla bağlantılı olduğu vurgulanıyor. Bu durum, sadece Kıbrıslıların değil, uluslararası toplumun, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ve Avrupa Birliği’nin meselesidir deniliyor. Örnek olarak, 2024’te Kıbrıslı Türk avukat Akan Kürşat’ın, gasp edilmiş mallarla ilgili bir dava kapsamında İtalya’da tutuklanması, ancak “tek tanık öldü” gerekçesiyle serbest bırakılması, suçluların cesaretlenmesine ve işgal bölgesinde on binlerce yeni konut projesinin başlatılmasına yol açtığı ve 2006’da yürürlüğe giren ve mülk gaspını 7 yıla kadar hapisle cezalandıran 303A maddesi, etkili uygulanmadığı için de yağmanım devam ettiği belirtiliyor.
Avrupa Birliği Adalet Divanı, bu suçların yargı yetkisinin Kıbrıs Cumhuriyeti’nde olduğunu teyit etse de, yasadışı mülkler AB ülkelerinde pazarlandığın aktarıldığı sunumda,Türkiye’nin işgal politikaları, yerleşimci sömürgeciliği ve nüfus transferi, 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve 1998 Roma Statüsü’ne göre savaş suçu teşkil ettiği vurgulanırken,1975-1979 arasında 82,500 yerleşimci getirilirken, Kıbrıslı Türkler azınlık haline geldi. 2024’te işgal bölgesindeki nüfusun 1 milyonu aştığı belirtiliyor. Bu, hem Kıbrıslı Rumları hem de Türkleri olumsuz etkilerken bir taraftan da Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde Türkiye’nin suçlarına dair bir davanın sürdüğü hatırlatılıyor. ancak, dış müdahaleler (örneğin, İsrail Cumhurbaşkanı’nın bir mal gaspçısını savunması) ve devlet kurumlarının yetersizliği yüzünden sorunun karmaşıklaştırıdığı belirtilirken Kıbrıslılar, AB ve devlet kurumlarının yaptırımlar, ambargolar ve boykotlarla harekete geçmesini talep ediyor deniliyor.Mülk gaspının “Kıbrıs meselesiyle çözüleceği” fikri reddedilirken; bu, bir işgal ve kolonizasyon sorunu olarak ele alınıp, insanlığa karşı suçların siyasi çözümlere bağlanması kabul edilemez olduğu da belirtiliyor
Uluslararası Kararlar
Türkiye’nin adadaki varlığı, uluslararası toplum tarafından işgal olarak tanımlanmış ve bu durum çeşitli kararlarla teyit edilmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1974’te aldığı 353 sayılı kararla, Türkiye’nin askeri müdahalesini eleştirerek yabancı güçlerin adadan çekilmesini talep etti. 1983’te alınan 541 sayılı karar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tek taraflı bağımsızlık ilanını yasal olarak geçersiz saydı ve tüm devletlere KKTC’yi tanımama çağrısı yaptı. 1984’te alınan 550 sayılı karar, Türkiye’nin adadaki askeri varlığını işgal olarak nitelendirdi ve KKTC’nin tanınmamasını yineledi (UNSC, 1974; 1983; 1984).
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1996’daki Loizidou v. Türkiye davasında, Türkiye’nin kuzeydeki Rum mülklerini işgal ederek mülkiyet haklarını ihlal ettiğini teyit etti (AİHM, 1996). Avrupa Birliği, Kuzey Kıbrıs’ı “Türkiye’nin işgali altındaki Avrupa Birliği toprağı” olarak tanımlar ve KKTC’yi tanımaz.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1974’te aldığı 353 ve 360 sayılı kararlarla harekâtı eleştirdi ve adadaki yabancı güçlerin çekilmesini talep etti (UNSC, 1974). Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, 1976’da harekâtın insani sonuçlarını ve mülteci krizini kınadı (Council of Europe, 1976). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin kuzeydeki mülkiyet haklarını ihlal ettiğini teyit etti (AİHM, 1996).
Günümüz Yansımaları
Kuzeydeki Rum topraklarının işgali, demografik değişiklikler ve paramiliter yapıların faaliyetleri, Kıbrıs sorununun çözümünü zorlaştırıyor. 2017 Crans-Montana görüşmelerinin başarısızlığı, sorunların çözümsüz kaldığını gösterdi (ELIAMEP, 2020).
Şener Levent, harekâtın Rum toplumunda yarattığı travmanın, özellikle kayıp şahıslar ve mülteci sorunları üzerinden devam ettiğini belirtir. Levent, Türkiye’nin adadaki işgal politikalarının ve paramiliter yapılarının, iki toplum arasındaki güveni yok ettiğini ve barış sürecini engellediğini savunur (Levent, 2018).
Aziz Şah, işgalin devam eden etkilerinin, özellikle mülteci ailelerin ve kayıp şahısların yakınlarının yaşadığı travmanın, barış sürecini imkânsız kıldığını ifade eder. Şah, uluslararası toplumun bu insani krizlere yeterli tepki göstermediğini, Türkler tarafından zorla yerlerinden edilen Kıbrıslı Rum mültecilerinin işgal yoluyla mülksüzleştirme politikalarına dikkat çeker ve Rum kültürel mirasının korunması gerektiğini vurgular (Şah, 2020).
Prof. Baskın Oran, Kıbrıs meselesinin, Türkiye’nin milliyetçi politikalarının bir sonucu olarak, hem adada hem de Türkiye’deki Rum toplumunda kalıcı insani krizler yarattığını ifade eder. Oran, 1964 sürgünlerinin ve 1974 harekâtının, Türk dış politikasının azınlıklara yönelik baskıcı yaklaşımının birer örneği olduğunu belirtir (Oran, 2019)
Karahan Oz, Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgelerinde devam eden mülk gaspının, insanlığa karşı suçlar ve sınır ötesi örgütlü suçlarla bağlantılı olduğunu vurguluyor. Bu durum, sadece Kıbrıslıların değil, uluslararası toplumun, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ve Avrupa Birliği’nin meselesidir deniliyor (Cumhuriyetçi, 2024)
Sonuç
1974 Kıbrıs Harekâtı, adanın kuzeyindeki Rum topraklarının işgali, 160.000 kişinin yerinden edilmesi ve yaklaşık 3.000 kişinin ölümüyle sonuçlandı. TMT ve STK gibi Türk paramiliter yapıları, Türk sivilleri Rumlara karşı kışkırtarak ve Rum köylerine saldırılar düzenleyerek sivil kayıpları artırdı. Sabri Yirmibeşoğlu’nun itirafları, STK’nın camilere yönelik bombalamalar gibi provokasyonlarla Türkleri Rumlara karşı ayaklandırdığını ortaya koyar. Şener Levent, harekâtın Rumlara yönelik sistematik bir yok etme politikası olduğunu ve kültürel mirasın tahrip edildiğini belirtir. Aziz Şah, işgalin insani ve kültürel yıkımını vurgularken, Rum kimliğini silme amacı taşıyan politikaların uluslararası hukuka aykırı olduğunu savunur. Prof. Baskın Oran, harekâtın ve 1964 sürgünlerinin, Türkiye’nin azınlıklara yönelik politikalarının bir parçası olduğunu vurgusunu yapar, Karahan Oz mülk gaspının “Kıbrıs meselesiyle çözüleceği” fikri reddedilirken; bu, bir işgal ve kolonizasyon sorunu olarak ele alınıp, insanlığa karşı suçların siyasi çözümlere bağlanması kabul edilemez olduğunu savunuyor
Uluslararası toplum, BMGK ve AİHM kararlarıyla Türkiye’nin adadaki varlığını işgal olarak tanıyor. Türkiye Cumhuriyeti, tüm uluslararası kararlara ve tepkilere rağmen adanın %36’sını işgal altında tutmaya devam ediyor. Kıbrıs’ta yaşananların üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçmiş olsa da yaraların hâlâ dün gibi taze olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni, o günlerle ilgili herhangi bir yüzleşmenin yaşanmaması ve kanun,yasa tanımayan Türkiye Cumhuriyeti’nin yaraları deşer gibi Kıbrıs’taki provokasyonlarına hala devam ediyor olmasından kaynaklanıyor. Kıbrıs’ta yaşananlar, geçmişle, katliamlarla ve soykırımlarla yüzleşilmediğinde, barış adına ve bir arada yaşama adına tek bir adım bile atılamayacağını gösteriyor. Dahası, bu durum yeni provokasyonların, katliamların ve soykırımların habercisi olabiliyor. Bu duruma en iyi örneklerden ikisi, iki cinayeti hatırlatmakla fayda görüyorum. Birincisi; 20 Mart 1994 tarihinde, Kıbrıs Kürt Dayanışma Komitesi’nin başkanı ve Türkoloji uzmanı Theofilos Georgiadis’in Lefkoşa’daki evinin önünde katledilmesidir. İkincisi; Kıbrıslı gazeteci ve yazar Kutlu Adalı’nın, 14 Mart 1996’da St. Barnabas Manastırı’nda yaşanan silahlı bir baskını araştırmasının ardından aldığı tehditler sonrası, 6 Temmuz 1996’da 61 yaşında suikastla öldürülmesidir. Her ikisi de Türk İntikam Tugayları adlı Türkçü paramiliter yapıdan tehditler almış ve her ikisi de MİT’in desteklediği bu paramiliter güçler tarafından katledilmiştir.
Türk Özel Harp Dairesi’nin ve Türk Mukavemet Teşkilatı’nın yarım asır önce düzenlediği suikastlar ve provokasyonlar, yüzleşilmediğinde nasıl benzer ve daha tehlikeli bir şekilde devam ettiğini bize gösteriyor. Bu nedenle, her zaman söylediğimiz gibi, tekçi, ırkçı, katliamcı ve soykırımcı yaklaşımların panzehiri, geçmişte yaşananlarla ne pahasına olursa olsun yüzleşmektir. Bir arada yaşamı savunan her kesim, Kıbrıs’ta yaşanan katliam, tehcir ve benzeri provokasyonlarla yüzleşilmesi için elinden geleni yapmak zorundadır. Aksi takdirde, kardeşlikten, bir arada yaşamdan ve gelecekten bahsetmek mümkün değildir. Kıbrıs için kara bir gün olan işgalin 51.yıl dönümündeyiz. İşgalci Türk devletini bir kez daha kınıyor ve lanetliyorum. O karanlık günlerde yaşamını yitirmiş tüm canlarımızı minnetle ve saygıyla anıyorum.
Referanslar
1. Varnava, A. (2009). British Imperialism in Cyprus, 1878-1915: The Inconsequential Possession. Atina: Ekdotiki Athinon.
2. Georgis, G. (2014). Kıbrıs 1974: Bir Yunan Trajedisi. Atina: Ekdotiki Athinon.
3. ELIAMEP (1975). The Cyprus Issue: Historical Background. Atina: ELIAMEP Yayınları.
4. ELIAMEP (2020). Cyprus: A Frozen Conflict. Atina: ELIAMEP Yayınları.
5. Amnesty International (1976). Report on Cyprus Conflict. Londra: Amnesty International.
6. ICRC (2007). Missing Persons in Cyprus: A Humanitarian Issue. Cenevre: International Committee of the Red Cross.
7. UNHCR (1975). Cyprus: Refugee Crisis Report. Cenevre: United Nations High Commissioner for Refugees.
8. AİHM (1996). Loizidou v. Turkey. Strazburg: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.
9. UNSC (1974). Resolution 353 and 360. New York: United Nations Security Council.
10. UNSC (1983). Resolution 541. New York: United Nations Security Council.
11. UNSC (1984). Resolution 550. New York: United Nations Security Council.
12. Council of Europe (1976). Report on the Situation in Cyprus.Strasbourg: Council of Europe Parliamentary Assembly.
13. Oran, B. (2019). 1964 Sürgünleri: Kıbrıs Meselesi mi, ‘Prensip’ Meselesi mi? https://yakindoguyazilari.com/baskin-oran-1964-surgunleri-kibris-meselesi-mi-prensip-meselesi-mi/
14. Levent, Ş. (2018). Afrika Gazetesi Yazıları. Lefkoşa: Afrika Yayınları.
15. Şah, A. (2020). Kıbrıs’ta Kültürel Yıkım ve İnsani Krizler. Lefkoşa: Bağımsız Yayınlar.
16. Habertürk (2010). Sabri Yirmibeşoğlu’nun Açıklamaları. İstanbul: Habertürk Yayınları.

