Kemal Pir’in anısına – Fuat Kav
Kemal Pir, suskun bir hayatta yaşamaktansa haykırarak ölmenin insan onuruna daha uygun olduğunu düşünüyordu. Ölümün bile anlamını dönüştüren bir devrimciydi.
Kemal Pir adı, yalnızca bir insan ismi değil, halkların birbirine düşman edilmeye çalışıldığı bir coğrafyada yükselen insan onurunun adıdır. O isim, Karadeniz’in sert rüzgarlarıyla şekillenmiş, Kürdistan’ın toplumu ile politik kişiliğine kavuşmuş, Diyarbakır zindanlarının karanlığında bile ışık saçmaya devam etmiş bir devrimcinin adıdır. Kemal Pir, yalnızca yaşadığı dönemin değil, hala yürüyen, hala konuşan bir hakikatin somut halidir.
Kemal Pir, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nin 7 Eylül 1982’de son nefesini veren ilk şehidi oldu. Onun hikayesi Gümüşhane’nin Torul ilçesinde başladı. Taşlı toprakların, sert iklimin ve yoksulluğun hüküm sürdüğü bir köyde, çocukluk yıllarında bile uzaklara bakan bir bakış vardı gözlerinde. O bakış, yalnızca dağların ardını merak eden bir çocuğun bakışı değildi. O bakış, bu köyün yoksulluğunun, insanların boynunu büktüğü suskunluğun ardında bir şeyler arıyordu. Onun için yoksulluk kader değildi. İnsanların neden suskun olduğunu, neden bu kadar az konuştuğunu, neden sürekli korkuyla yaşadığını sorguluyordu. Daha o yaşta bile yoksulluğun doğa kanunu olmadığını sezmişti.
Ankara’ya gitmek onun için yalnızca okul kazanmak değildi. Ankara’ya, yüreğinde yanardağ gibi kaynayan sorularıyla, kendine özgü sessizliğiyle gitti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne adımını attığında Türkiye tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birine tanıklık ediyordu. Ankara, yalnızca başkent değildi artık. Her köşe başında fikirler çarpışıyor, her kahvehanede politik tartışmalar dönüyor, her duvar yeni bir bildirinin, yeni bir afişin izlerini taşıyordu. Kurşun sesleriyle sloganlar yan yana yürüyordu.
KÜRT SORUNUNA BAŞKA BİR BAKIŞ AÇISI
Kemal Pir, Ankara’nın bu ortamında yalnızca dinleyen biri değildi. O, devrimcilik yalnızca düşüncede kalmamalı, yaşamda ete kemiğe bürünmeli, diyenlerdendi. Onun gözünde devrimcilik, masalarda hararetle konuşmakla değil, bedeniyle yaşamakla ölçülürdü.
Tartışma ve ideolojik arayışların en yoğun olduğu bu dönemde aynı zamanda Kürt sorunu ile karşı karşıya gelen Kemal Pir, soruna bambaşka bir bakış açısıyla bakmaya başlamış, ancak hiçbir sabit ve somut fikri yoktu. Ancak Kürt halkının inkarı, onun yüreğinde koca bir yaraydı. Çünkü o, bu inkarın yalnızca Kürtlerin değil, Türk halkının da zinciri olduğuna inanıyordu. Halkların birbirine düşman edilmesi, yalnızca devletin politikası değildi; bölgeyi boyunduruk altında tutmanın en büyük silahıydı. O, bu tuzağı parçalamanın devrimciliğin en ağır sınavı olduğunu düşünüyordu.
ÖNDER APO İLE TANIŞTIĞI DÖNEM
Ankara’daki devrimci gençlik, Kürt sorununu konuşmaya pek yanaşmazdı ama Kemal Pir, bu suskunluğun üzerine yürüyen bir sesti. Kimi zaman sessizce dinler, sonra tek cümleyle herkesi sustururdu. Onun devrimciliği öfke dolu haykırışların yanında, derin ve sessiz bir kararlılıktı aynı zamanda. Konuştuğu zaman sözleri hem öfke dolu hem de sade ve derindi. Arkadaşları onun için, devrimciliği insana yakışır güzellikte yaşamayı bilen bir sanatçı gibiydi, derdi. O, devrimciliğin yalnızca bir kavga değil, insan sevgisiyle yoğrulmuş bir estetik olduğunu düşünürdü. Bu dönemde artık Başkan Apo ile tanışmış, Mazlum Doğan’ı, Hayri Durmuş’u, Haki Karer’i tanımış, onlarla yoldaş olmuştur. Kemal Pir bu dönemin en aktif Apoculardandı.
CEZAEVİ DUVARLARI TUTAMAZDI
Ankara’da 1977’nin ortalarında silahla yakalanıp Ordu Cezaevi’ne konulması, hayatının başka bir aşamasına geçişin işaretiydi. O artık yalnızca fikren, ruhen ve ideolojik olarak değil kendini çok daha derinden örgütleyen ve devrim için hazırlayan bir devrimci olarak öne çıkan bir enternasyonalistti. Silah onun için yalnızca bir savunma aracı değildi. Silah, onun gözünde halkların kurtuluşunu taşıyan bir semboldü. Tutuklandı ama cezaevinin duvarları onun gibi bir devrimci komutanı tutamazdı. Kısa sürede Ordu Cezaevi’nden firar ederek Kürdistan’a geçti. O firar, yalnızca bedensel bir kaçış değil, mücadeleyi başka bir düzleme taşımak için atılmış bir adımdı.
URFA CEZAEVİ’NDEN DE FİRAR
1978 yılında bu kez Maraş’ın Pazarcık ilçesinin bir köyünde yeniden yakalandı. Adana Cezaevi’ne gönderildi ama devlete en yüksek duvarlar da yetmiyordu. Oradan Urfa Cezaevi’ne nakledildi. Urfa Cezaevi’nde duvarları elleriyle delerek firar etti. O yüksek duvarların ardında onu bekleyen yoldaşlarına yara bere içinde ama dimdik ulaştı. Onun için duvar, yalnızca delmek içindi, çünkü irade, en kalın duvarları bile yıkabilirdi.
BEKAA VADİSİ’NDE EĞİTİM VE TARTIŞMALAR
Urfa’daki firarın ardından yurt dışına gitti. Bekaa Vadisi’nde yalnızca silah eğitimi değil, Başkan Apo ile derin ideoloji, politik ve askeri tartışmalar yaşadı. Onun için mücadele yalnızca tüfekle yürütülen bir savaş değil, zihinsel bir inşa süreciydi. O, Ortadoğu halklarının ortak kurtuluş projesini burada teoriden pratiğe taşımak için gece gündüz çalıştı.
KÜRDİSTAN’A GEÇİŞ VE TUTSAKLIĞI
1979’un sonunda yeniden Türkiye ve Kürdistan’a döndü. Çünkü onun zihninde devrim, yalnızca yurt dışında kalınarak yürütülecek bir mücadele değildi. Hilvan ve Siverek’e gitmek, Kürdistan’da gerilla savaşının hazırlıklarını yapmak istiyordu ama Batman’dan başka bir kente geçerken Türk devleti tarafından yolda yakalandı. Sorgu sırasında tek kelime konuşmadı. Kendini sorgulayanların gözlerinin içine bakarak sustu. Yanında yakalanan M.C. adlı kişi onun kimliğini ele verince, gözlerini kaldırıp yalnızca “evet, Kemal Pir’im, benden tek bir kelime, tek bir isim alamayacaksınız” dedi. Onun sözlüğünde teslim olmak diye bir kelime yoktu.
ZİNDANDA DA BİR DİRENİŞ ESTETİĞİ YARATTI
Diyarbakır Zindanı, onu bir kez daha içine çektiğinde, Türk devleti onun bedenini teslim aldığını sandı. Oysa devletin en büyük yanılgısı, onun ruhunu asla esir alamayacağını anlamamasıydı. Diyarbakır, taş duvarları, rutubet kokusu ve geceleri çığlıklarla dolu koridorlarıyla insanın en derin korkularını hedef alıyordu. Orası, yalnızca bedeni değil, insanın zihnini, iradesini de ezmek için kurulmuş bir cehennemdi.
Kemal Pir’di o; nerede olursa olsun mutlaka kendine özgün bir direniş, yürüyüş ve devrim yaşamı yaratırdı. Zindanda da bunu yapma gücü ve cesareti gösterdi. Burada, yani Diyarbakır 5 No’lu zindanında bir direniş estetiği yarattı. İşkenceden döndüğü zamanlarda bile hücresine girdiğinde, arkadaşlarına moral vermek için yüzünde bir tebessüm taşırdı. Onun inancına göre, düşman karşısında asıl kırılma noktası beden değil, insan ruhuydu. O ruh çökerse devrim kaybederdi. İşte o yüzden, en kötü anında bile o gür sesiyle arkadaşlarına seslenmekten geri kalmazdı.
TÜRKİYE HALKININ KURTULUŞU İÇİN
Mahkemede onu sorguya çeken hakim, neden PKK’de yer aldığını sorduğunda, sanki sıradan bir soruya cevap verir gibi sakince konuştu: “Türkiye halkının kurtuluşunun Kürtlerin özgürlüğünden geçtiğini düşündüğüm için PKK’ye katıldım” dedi ve ekledi: “Daha da önemlisi Ortadoğu’da demokratik cumhuriyetin ve halklar federasyonunun kurulmasından yanayım. Bunu da ancak PKK başarabilir. PKK’ye güvendim, hala güveniyorum.”
BİR İSYANIN ÖZETİ GİBİYDİ
Mahkeme salonunda, herkes susmuştu. O cümleler yalnızca savunma değildi. O cümleler, çağın bütün zincirlerini kırmak isteyen bir isyanın özeti gibiydi. Kemal Pir, yalnız Türkiye değil, Ortadoğu halklarının da ortak kaderini düşünüyordu. Onun gözünde devrim, yalnızca Kürt halkı için değil, Türk halkı, Arap halkı, Fars halkı için de ortak bir kurtuluştu.
Zindanın karanlığı derinleştiğinde, teslimiyet ve ihanet somut olarak dayatıldığında, 1982 yılı ölüm oruçlarının başladığı yıl oldu. 14 Temmuz büyük ölüm orucunun ayak sesi geldiği günlerdi artık. Kemal Pir, ölüm orucuna girmek için hiçbir tereddüt göstermedi. Onun için suskun yaşamak, onurlu bir ölümü göze almaktan daha ağır bir esaretti. Hayri Durmuş’un mahkemede ölüm orucunu açıklarken hemen ayağa kalkarak, “Ben de katılıyorum, Hayri’nin dediklerini olduğu gibi onaylıyor ve ben de bugünden itibaren ölüm orucuna giriyorum” dedi, o gür ve güven dolu sesiyle…
BEN KEMAL PİR’İM, TESLİM OLMAK YOK
Esat Oktay Yıldıran’ın karşısına çıkarıldığında ona bakıp soğukkanlı bir sesle konuştu: “Evet, yüzbaşı. Ben Kemal Pir’im. Teslim olmak yok benim sözlüğümde. İhanet hiç yazılmaz. Sorumluluğumun bilincindeyim. Girdiğim bu seferki ölüm orucunda ya taleplerimizi yerine getireceksiniz ya da öleceğim” dedi.
Bu cümleler, bir devrimcinin ölümü göze aldığı sırada bile kendini kaybetmeyen iradesinin, düşünce netliğinin ifadesiydi. Ölüm orucu sürerken, onun bedeni gün be gün eridi. Gözleri derin çukurlara çekildi. Kolları inceldi, sesi kısılmaya başladı. Bir deri bir kemik kaldı bedeni. Hücresinden hala yoldaşlarına moral ve perspektif vermeye devam ediyordu. Ölüm orucunu en ileri ve en ağır günlerinde bile hafifçe gülümser, bazen espri yapar, bazen birkaç kelimeyle hücredeki kasveti dağıtırdı. Onun için devrimcilik, ölümün bile üzerine gülerek yürümekti.
BİR İNSANLIK ÜLKÜSÜNÜN ADIYDI
Son günlerinde, dünya halklarına sarsıcı bir söz ve direniş mirası bıraktı. Esat Oktay Yıldıran’ın yüzüne şöyle haykırdı: “Biz ölümden yeni bir yaşamı yaratırken, siz yaşamı ölüme mahkûm eden işkencecilersiniz. Biz yaşamı uğrunda ölebilecek kadar seviyoruz”
Bu sözler, yalnızca devlete ve onu temsil eden işkencecilere değil, halklara, insanlığa, suskun vicdanlara söylemiş sözlerdir aynı zamanda.
Kemal Pir, 7 Eylül 1982 günü Diyarbakır Zindanı’nda ölüm orucunun ilk şehidi olarak şehitler kervanına katıldı. O karanlık günlerde bile onun adı, Diyarbakır’ın taş duvarlarından halkların kalbine kadar yayıldı. Kemal Pir, yalnızca bir devrimcinin adı değildi. O, halkların birbirine köprü olduğu bir insanlık ülküsünün adıydı.
ÖLÜMÜNÜ BİLE MANİFESTO HALİNE GETİRMİŞTİ
Onun şehadetiyle zindanlardaki o karanlığın içinden, onun kahkahası, onun soruları, onun gözlerindeki parıltı hala çıkıp gelmektedir. Kemal Pir, devrimciliği yalnızca kavgayla değil, insan sevgisiyle, vicdanla, estetikle yaşayan bir insandı. Ölümünü bile bir manifesto haline getirmişti.
O, halkların kardeşliğine inandı. Türk ve Kürt halklarının omuz omuza vermesi gerektiğini söyledi. Halkların birbirine düşman edilmesinin, yalnızca zalimlerin işine yaradığını anlattı. Onun devrimciliğinde kin yoktu. Düşmanına bile hakikati göstermek isteyen bir zarafet vardı.
Bugün onun adının anılması, yalnızca bir devrimcinin hatırası değildir. O hala yürüyen, hala konuşan, hala gülümseyen bir devrimci hakikattir. Onun sorusu hala gök kubbede yankılanmaktadır: “Biz ölüme gülerken, siz yaşamı bile sorgulamayacak mısınız?”
Bu sorunun cevabını, hala halkların ortak direnişi yazmaktadır. Kemal Pir, yalnızca geçmişin kahramanı değil, halkların ortak vicdanında yaşamaya devam eden bir ışıktır.
Kemal Pir’in adı bugün hala birçok insanın dilinde dönerken, asıl bıraktığı mirasın yalnızca bir devrimci örgütlenmenin değil, bir düşünme biçiminin, bir vicdan manifestosunun adı olduğu çoğu zaman gözden kaçar. Onun hayatı boyunca kurduğu cümlelerin her birinde bir felsefe, bir ahlaki duruş, bir estetik algı vardı.
Diyarbakır Zindanı’ndaki en karanlık günlerde bile, Kemal Pir’in aklı daima gelecekteydi. Onun için zindan, yalnızca bir işkence mekanı değildi. Zindan, devrimciliğin test edildiği bir laboratuvardı. Arkadaşlarına, en umutsuz anlarda bile şöyle derdi: “Asıl devrimcilik, insanın kendi korkusunu yönetmesidir. Çünkü korku, düşmanın en büyük silahıdır. Korku bulaşıcıdır ama cesaret de öyle. Bizim işimiz, cesareti bulaştırmak.”
Onun bakışına göre, devrimciliğin gerçek ölçüsü, en karanlık koşullarda bile inancını kaybetmemekte yatıyordu. O, zindanın duvarlarına bakarken bile yalnızca taşları görmüyordu. O taşların ötesinde, halkların birbirine sarıldığı günleri düşünüyordu.
HALKLARIN KARDEŞLİĞİ VE ORTAK DİRENİŞİ
Kemal Pir, özellikle halkların kardeşliği fikrini anlattığında sesinde farklı bir titreme olurdu. Ona göre, bir halkın kurtuluşu diğer halkların zincirleriyle sağlanamazdı. Türk’ün özgürlüğü, Kürt’ün özgürlüğünden geçerdi. Arap’ın, Fars’ın özgürlüğü de birbirine bağlıydı. Bu zinciri kıracak olan, halkların ortak direnişiydi. O, bu inancı yalnızca bir slogan olarak değil, bir yaşam biçimi olarak savunuyordu.
Ulus devlet yerine halkların ortak yönetimini savunurdu.
Onun fikir dünyasında, Ortadoğu yalnızca bir coğrafya değil, halkların kardeşliğini inşa etmek zorunda olan bir tarihsel alandı. Ulus devletlerin sınırları, onun gözünde geçiciydi, çünkü halkların kalbindeki sınırlar, ancak ortak bir ideal ile silinebilirdi. Ve o ideal, demokratik cumhuriyetler temelinde halklar federasyonuydu. Onun için devrim, yalnızca iktidar değişikliği değil, halkların yüreklerinde korkunun yerini güvenin aldığı bir inşa süreciydi.
DÜŞMANINA BİLE HAKİKATİ ANLATMAK İSTERDİ
Kemal Pir, konuşurken düşmanına bile saygı gösteren bir tondaydı. Onun bakışında düşman, önce bir insan, sonra bir zalimdi. O yüzden düşmanına bile hakikati anlatmak isterdi. Çünkü inanıyordu ki, zulmün kaynağı bazen bireylerin kötülüğünde değil, sistemin çürümüşlüğündeydi. İşte bu yüzden, Esat Oktay Yıldıran’ın yüzüne bakarken bile bakışları ne nefret doluydu ne de korku. O bakışlarda, zalime hakikati hatırlatmanın sarsılmaz vakarı vardı.
Onun ölüm orucuna girmesi, devrimciliği bedende yaşamanın son örneğiydi. Ona göre, bazen insanın ölümü bile bir direnişin haykırışı olabilirdi. O, suskun bir hayatta yaşamaktansa haykırarak ölmenin insan onuruna daha uygun olduğunu düşünüyordu. Ölümün bile anlamını dönüştüren bir devrimciydi.
Kemal Pir’in yaşamı, devrimciliğin yalnızca ideolojik metinlerde değil, insan ruhunda, bakışında, sesinde, yürüyüşünde var olduğunu gösteren bir örnek oldu. Onun hayatında bir paradoks vardı; hem çok sakin hem de son derece tutkuluydu. Hem çok konuşur hem de bir cümlesiyle bütün bir tartışmayı noktalardı. Hem büyük bir mizah yeteneğine sahipti hem de ölümüne ciddi bir devrimciydi.
Onun varlığı, PKK’nin yalnızca Kürtlerin ulusal mücadelesi olmadığını, aynı zamanda bölge halklarının ortak kurtuluş umudu olduğunu ispatladı. Hareket’in içinde onu görenler, Kemal Pir’in varlığında halkların kardeşliğini somut olarak yaşadı. Onun duruşunda ne bir kibir ne de başka halklara tepeden bakma vardı. O, hem Kürt halkına kendini adamıştı hem de Türk halkına umut aşılıyordu.
NADİR İNSANLARDAN BİRİYDİ
Bugün Kürt özgürlük mücadelesi dendiğinde, Kemal Pir’in adı hala devrimciliğin berrak yüzü olarak anılır. Devrimci örgütün disiplinini, halkların kardeşliği idealini ve insan sevgisini bir araya getiren nadir insanlardan biriydi. Onun devrimciliğinde samimiyet vardı. Laf değil, hayatını koyuyordu ortaya. En önemlisi, korkunun halkları susturmasına asla izin vermemek gerektiğini öğretiyordu.
Onun adı, yalnızca PKK’nin kuruluş belgelerinde ya da mahkeme tutanaklarında geçmez. Onun adı, halkların ortak belleğinde, mazlumların vicdanında, dağların rüzgarında yankılanır. Çünkü Kemal Pir, halkların kardeşliğinin yürüyen, konuşan, gülen yüzüdür.
YALNIZCA GEÇMİŞİN KAHRAMANI DEĞİLDİR
O hala yürümektedir. Onun sorduğu o büyük soru, hala cevap bekler: “Biz ölüme gülerken siz yaşamı bile sorgulamayacak mısınız?” Bu soruya verilecek cevap, hala halkların ortak direnişiyle yazılmaktadır. Kemal Pir, yalnızca geçmişin kahramanı değildir; hala aramızda dolaşan bir devrimci hakikattir.
Onun şehadetinin üzerinden yıllar geçti ama “Biz ölüme gülerken siz yaşamı bile sorgulamayacak mısınız?” sorusu kulaklarımızda çınlamaya devam ediyor. Kemal Pir, yalnızca bedeni toprağa verilmiş bir insan değil, hala insanlığın vicdanında yaşayan bir ses, bir çağrı, bir itirazdır. O itiraz, karanlığa, korkuya, teslimiyete karşı bir haykırıştır.
Bugün hala zindanlar dolu, meydanlar baskı altında, halklar birbirine karşı kışkırtılmakta. Diller yasaklanıyor, kimlikler inkar ediliyor, sınırlar kinle çiziliyor ama Kemal Pir’in sesi hala zamana karşı direnen bir yankı gibi geliyor: Halkların kardeşliği, bu bölgenin hem geçmişi hem geleceğidir. Çünkü o, halklar arası düşmanlığın suni olduğunu, asıl düşmanın halkların kendisi değil, onları ezen düzen olduğunu her hücresiyle yaşamış biriydi.
ONA BAKAN KENDİ KORKUSUNDAN UTANIRDI
Onunla aynı zindanı paylaşanlar anlatır: Günlerce yemek yememiş, uykusuz kalmış, ağır işkencelerden geçmiş olsa bile, gözlerinde öyle bir kararlılık olurdu ki, ona bakan kendi korkusundan utanırdı. O yalnızca direnmiyordu, başkalarının da direnmesi için enerji, cesaret, bilinç ve moral üretiyordu. İşte bu yüzden onun adı bir kelime olmaktan çıktı, bir duruşa dönüştü. Bugün bir devrimci genç, susmamak için neden ararken, zihninde onun o gür ama yankılı sesi belirir.
KEMAL PİR’İN BIRAKTIĞI MİRAS
Kemal Pir’in en büyük mirası, hiçbir halkın diğerine üstün olmadığını, hiçbir kurtuluşun diğer halkların esareti pahasına kazanılamayacağını haykırmış olmasıdır. O, bu coğrafyada bir Türk devrimcisinin, Kürt halkının özgürlüğü için ölmeyi göze alabileceğini göstermiş ilk devrimcilerden birisidir. Bu, yalnızca bir fedakarlık değil, bir tarihsel kırılmadır. Bu kırılma, halklar arasındaki duvarlara ilk gediklerin açıldığı andır. Ölümünün ardından onun fikirleri yalnızca örgütlü yapıların içinde değil, halkın dilinde, ağzına, mektubunda yaşamaya başladı. Birçok Kürt annenin dualarında adı geçti. Birçok Türk devrimcisinin vicdanında, içini sızlatan bir sorumluluk duygusu uyandırdı. Kemal Pir, iki halkın da evladıydı artık. Ne yalnızca Karadenizliydi ne de yalnızca Kürdistanlı. O, halkların ortak direnişinin yüzüydü.
Onun ölüm orucundaki kararlılığı, yalnızca eylem değil, bir düşünce biçiminin ilanıydı. O düşünce şuydu: Eğer sistem seni susturuyorsa sen bedenini en yüksek söz olarak ortaya koyarsın. Eğer seni yok sayıyorsa sen yok oluşunla var olursun. Bu, klasik bir intihar mantığı değil, yaşamın değerini ölümle ispat etme direnişidir. İşte bu yüzden Kemal Pir’in şehadeti bir suskunluk değil, tarihsel bir çığlık olmuştur.
HİKAYESİ TAMAMLANMIŞ DEĞİL
Bugün onun adını duyan gençler, yalnızca nostaljiyle değil, bir görev duygusuyla sarsılıyor. Çünkü Kemal Pir’in hikayesi tamamlanmış değil. O hala yolda. Hala yürüyor. Hala anlatıyor. Hala gözlerimizin içine bakarak soruyor: “Sen ne zaman yaşamı sorgulayacaksın?” “Sen ne zaman bu düzene dur diyeceksin?” “Sen ne zaman hakikatin yanında yer alacaksın?”
Onun adı yalnızca marşlarda değil, insanların vicdanlarında yaşıyor. Kemal Pir’in yaşamı, doğrudan doğruya ahlaki bir çağrıdır. O, ölüm orucuna girerken yalnızca devletten taleplerde bulunmadı. İnsanlıktan da talepleri vardı. Söz, omuz, yürek istiyordu. Bu talepler hala geçerliliğini koruyor.
Bugün onun mirası, yalnızca anı törenlerinde değil, her “hayır” deyişimizde, her korkuya direnip söz söyleyişimizde, her dost elimizi başka bir halka uzattığımızda yaşıyor. Kemal Pir, halkların özgürlük mücadelesine omuz veren bir devrimci değil yalnızca; halkların birbirini anlaması için yaşayan enternasyonalist bir köprüydü. Onu anlamak, yalnızca anmakla olmaz. Onu yaşatmak, onunla birlikte yaşamaktır.
Şimdi, bu çağrının yankısı bir kez daha düşüyor önümüze: “Biz ölüme gülerken, siz yaşamı bile sorgulamayacak mısınız?”
Bu çağrı, artık sadece onun değil. Bu çağrı, bu halkların, bu coğrafyanın, bu tarihsel acıların ve umutların ortak çağrısıdır. Her birimiz, bu çağrıya vereceğimiz cevapla kendi insanlığımızı yeniden kuracağız. Kemal Pir, işte bu yüzden ölümsüzdür. Onun sorusu, hala sorulmakta ve cevabı, hala yazılmaktadır.
Fuat Kav / ANF