Sinan Şahin
Entegrasyon, tarafların birbirini kabul etmesi ve birlikte yaşamayı temel alması anlamına gelir. Entegrasyon, farklı renklerin ve kültürlerin bir araya gelerek birbirini tamamlamasıyla ortaya çıkar. Bu temelde karşılıklı bir kabul ve tamamlanma gerçekleşir. Abdullah Öcalan bunu ifade eder. Entegrasyonda uyum ve birlik esastır. Entegrasyonu karşılıklı bir uyum biçimi olarak ele alırsak, iki taraf belirli konuları tartışır, birbirini anlar ve ortak bir zemin oluşturur. Başka bir deyişle, entegrasyon yaşamın gerçekliği içinde tarihsel ve toplumsal bir zorunluluk olarak kendini dayatmaktadır. Dolayısıyla her birey, kendi özgünlüğüyle, kendi düşüncesiyle ve kendi özgür iradesiyle entegrasyon içinde yerini alır. Bu anlamda entegrasyon asimilasyon anlamına gelmez. Entegrasyon kavramı özellikle hukuki bağlamda kullanılır. Türk hukukunda da Avrupa’dan ödünç alınmış bir terimdir. Latince kökenlidir ve “kaynaşma, bütünleşme” anlamına gelir.
Bizim anladığımız entegrasyon biçimi, dışsal yaklaşımlardan farklıdır. Bu farkı ifade etmek için demokratik entegrasyon terimini kullanırız. Entegrasyon kavramını olumlu anlamda kullanmak istediğimizde, demokratik boyutunu vurgularız. Negatif entegrasyon ise asimilasyon anlamına gelir. Oysa devlet kendi çıkarları doğrultusunda entegrasyonu uygulamak istediğinde, kimliğinizden, renginizden, ayırt ediciliğinizden vazgeçmenizi ister, sizi kendisine benzetmek ister. Bu yaklaşımla devlet bir tekdüzelik çizgisine doğru ilerler ve boyun eğici, asimilasyonist bir politika uygular. Örneğin Avrupa’daki mültecilere bakabiliriz. Orada asimilasyon, entegrasyon adı altında uygulanır. Bu devletlerde bireyler, o ülkenin dilini, yaşam tarzını ve kültürünü öğrenmekle yükümlüdürler. Böylece kişi kendi dilinden, kendi kültüründen ve yaşadığı gerçeklikten uzaklaşır.
Abdullah Öcalan şu soruyu soruyor: “Temel sorumuz şu: Birlikte nasıl yaşayacağız? Bu hem demokratik toplumlar hem de devletçi toplumlar için geçerli bir sorudur. Demokratik toplumla devletçi toplum nasıl bir araya gelebilir, nasıl birlikte yaşayabilir? Bu önemli bir sorudur. Bu iki toplumsal yapı birlikte yaşayabilir mi, yaşayamaz mı?” Burada diyalektik bir sorunla karşı karşıyayız. Abdullah Öcalan’ın diyalektik yaklaşımı yıkıcı ya da olumsuzlayıcı bir diyalektik değil; tam tersine birlikte yaşamayı ve mücadele etmeyi esas alan olumlu bir diyalektiktir. Abdullah Öcalan, metafiziğin de bir yöntem olduğunu, ancak diyalektiğin daha gelişmiş ve daha başarılı bir yöntem olduğunu belirtir. Bu anlayışa göre devlet ve demokrasi birlikte var olabilir; çelişkileri mücadele içinde anlam kazanır. Devlet, demokrasinin alanını daraltmaya çalıştığında demokrasi kendi alanını genişletmeye ve devleti aşmaya çalışır. Öcalan bu durumu devlet+demokrasi olarak tanımlar.
Mevcut anayasa Kürtlerin varlığını reddediyor
Demokratik Entegrasyon Modeli, demokratik toplum ile demokratik cumhuriyetin bir arada yaşamasını ifade eder. Amacı, Kürt toplumu ile devlet arasında eşit ve ortak bir yaşamın kurulmasıdır. Dolayısıyla entegrasyon hükümetle değil, devletin kendisiyle mümkün olur. Burada devletin Kürt toplumunun kültürünü, tarihini ve varlığını tanıması gerekir. Bunun için devletin hukuk sistemi içinde reformlar yapılmalıdır. Çünkü mevcut anayasa ve mevcut yasalar Kürtlerin varlığını inkâr etmektedir. Kürtlerin kültürü, dili, toprağı, kimliği ve toplumu mevcut yasa ve politikalarla yok edilmektedir. Bu inkâr siyaseti bugün de devam etmektedir. Demokratik entegrasyonun inşası ancak yasaların değiştirilmesiyle, yani Kürt gerçekliğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Aksi takdirde faşist bir devlet yapısıyla entegrasyon sağlanamaz. Şüphesiz devlet, entegrasyonu her zaman bir asimilasyon aracına dönüştürmeye çalışacaktır. Bunu engellemenin tek yolu, bu gerçekliğin yasal olarak güvence altına alınmasıdır.
Bu nedenle, yasal bir değişiklik olmadan entegrasyon gerçekleşemez. Demokratik entegrasyonun alfabesi, bireylerin ve toplumun haklarının tanınmasıdır ve bu ancak yasayla gerçekleştirilebilir. Demokratik entegrasyon, toplumun demokrasi temelinde örgütlenme ve kendini yönetme hakkına sahip olduğunu ifade eder. Bir toplumun kendi kültürü, dili ve düşüncesiyle kendi demokratik siyasetini inşa etmesi, özgürlük yasalarıyla güvence altına alınmış bir örgütlenme hakkını gerektirir. Dolayısıyla özgürlük yasalarının en temel meselesi, toplumun kendi iradesiyle örgütlenmesinin önünü açmaktır. Bu bağlamda, özgürlük yasalarının en önemli noktası kadınların özgürleşme hakkıdır. Ulus-devlet tamamen erkek egemen bir zihniyetle inşa edilmiş ve bu anlayışa göre yönetilmektedir.
Mevcut anayasa ve yasalar da bu erkek egemen zihniyet üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla hepsi antidemokratiktir. Yasalar demokrasiye ne kadar aykırıysa, kadınlara o kadar aykırıdır. Kadınlara ne kadar aykırıysa, halka o kadar aykırıdır. Yasalarda köklü bir düzeltme ancak kadın haklarının tanınması ve kabulüyle mümkündür. Demokratik entegrasyonun ölçütü kadın haklarının tesis edilmesidir. Bu, demokrasinin temelidir. Bugün mevcut yasalarda kadın haklarına en ufak bir yer bile yoktur. Kadın haklarının hiçbir garantisi olmadığı gibi, halkların ve devletin demokratikleşmesi de eksik kalacaktır.
Demokratik entegrasyon için müzakereler gereklidir
Demokratik bütünleşme müzakereler olmadan mümkün değildir. Yani ilk aşama müzakerelerin başlangıcıdır. Bu, tarafların birbirlerine saygı göstermeleri, çözüm yollarını ve yöntemlerini tartışmaları ve bunları netleştirmeleri anlamına gelir. Bu karşılıklı uzlaşıdan sonra halkın ve devletin bir araya gelmesi, birbirini kabul etmesi ve demokratik ilkeler temelinde bir anlaşmaya varması mümkün hale gelir. Burada önemli olan mücadeledir. Tarihin hiçbir yerinde müzakereler mücadele olmadan başarıya ulaşmamıştır. Bu süreçte doğru tutum, mücadeleyi güçlendirmek, demokratik eylemi ilerletmek ve toplumu örgütlemektir. Ayrıca, demokratik bütünleşme sürecinde kurumların inşası da önemlidir. Dil, sağlık, spor, ekonomi ve kültür alanlarında kurulacak kurumlar bu sürecin temel görev ve sorumlulukları arasındadır.
Demokratik bütünleşme Kürtler için de geçerlidir. Öcalan, bu temelde Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) gibi partiler de dahil olmak üzere Kürtler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi ve birliğin sağlanması gerektiğini vurguladı. Bu aşamada en önemli adım, Kürt partileri arasında bütünleşmenin tartışılması ve geliştirilmesidir. Demokratik bütünleşmenin ölçüt ve ilkeleri, Kürt birliğinin sağlanması ve mevcut siyasi hatların ortak bir zeminde buluşması için en doğru ve yararlı yöntemdir. Bu şekilde Kürt birliği, Kürt Ulusal Kongresi, parlamento ve öz savunma mekanizmaları gibi yapılarla gelişip ilerleyecektir. Demokratik bütünleşme çözümü, Ortadoğu toplumlarının sorunları için de en uygun yoldur. Öcalan, Üçüncü Dünya Savaşı koşullarının giderek yoğunlaştığı bu dönemde demokratik bütünleşmenin tüm toplumlar ve tüm devletler için en uygun çözüm yolu olduğunu belirtmektedir.
Bu yeni bir çözüm paradigması. Çünkü kapitalist hegemonik sistem tüm bölgeyi yıkıma sürüklemeye çalışıyor. Abdullah Öcalan açıkça şöyle diyor: “Kürtlerin yaşadığı sorunlar aynı zamanda Ortadoğu’nun en ağır sorunlarıdır. Ancak çözüm açısından en avantajlı konum Kürtlerindir. Kürt ve Türk sorununu çözmek Ortadoğu’nun çözümüdür. Bu konu o kadar önemli ve acil ki, buradaki çözüm tüm Ortadoğu’nun çözümünün yolunu açacaktır. Dolayısıyla Kürt-Türk çözümü bölgesel bir sorun değil; zamana sıkıştırılmış dar bir sorun değil. Ortadoğu için kesin bir çözümdür.”
Bu gerçekler, Abdullah Öcalan’ın tezinin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Kazanılmış toplumsal değerleri savunuyor ve bu değerleri korumak için devletle demokratik bir çözüm modeli öneriyor. Demokratik entegrasyon sürecinde, her şeyden önce mücadeleye, demokratik siyasetin güçlendirilmesine ve demokratik kurumların inşasına her zaman ihtiyaç vardır. Bu mücadele ve örgütlenme, barış sürecinin ve demokratik toplumun başarısının, Kürt halkının özgürlüğünün ve Abdullah Öcalan’ın güvenliğinin güvencesi olacaktır.
ANF

